Ben öyle şaşkınlıktan yutkunamaz bir haldeyken melek, yerde eriyip bitmiş olan bendenize doğru eğildi ve elimi iki elinin arasına alıp elimi iki elinin arasına alıp beni oturmuş olduğum yerden kaldırdı. İkimiz de ayakta birbirimize bakıyorduk. Ben sıtma olmuş gibi tirtir titrerken meleğin saçları yavaş yavaş sararmaya başladı. Artık şaşkınlığım yerine korkum baskın geliyordu. Saçları neredeyse tamamen sarardı. Saçlarını meleğin vücudu takip etti. Yoksa cehennemin bu havası periyi hasta mı etmişti? Bunu durdurmanın bir yolu olmalıydı ve ben o yolu bulmaya kararlıydım.
Bu sarı lanet meleğinin tüm vücudunu kaplamak üzereydi. Daha adını bile bilmediğim güzelliğiyle cehennemimi cennete çeviren meleğimi kazanamadan kaybediyordum. Sonunda melek baştan aşağı sarıya kesilmişti. Sanki biri kumsalda kumdan bir melek heykeli yapmış gibi önümde cehennemin ateşinin yansıyan ışığıyla ışıl ışıl parlıyordu heykel. Tamamen sarı kesilmesine rağmen güzelliği ilk geldiği zamankinden zerre kaybetmemişti. Benim de susmamla tekrar eski sesliğine döndü cehennem. Bu seferki her zamankinden daha sessizdi. Halk arasında derler ya fırtına öncesi sessizlik diye işte öyle bir durgunluktu.
Yüzüme vuran sıcak rüzgar yavaş yavaş şiddetini arttırırken ben erkekliğe yediremediğimden göz yaşlarım akmasın diye gözlerimi sıkı sıkıya kapatmış için için ağlıyordum. Yakıcı rüzgar meleğin gidişine kızmış şiddetini mütemadiyen arttırıyordu. Karşımda kas katı kesilmiş tek milim dahi hareket etmeyen o periyi alıp rüzgarın zarar veremeyeceği bir yere götürmek istedim.
Bunca zamandır cehennemde olmama rağmen merak edip de hiç dolaşmamıştım. 8-9 metre karelik alana sıkışıp kalmıştım. Buna sıkışıp kalmak denmez aslında. Buraya geldiğim günden beri takatsiz ve arzusuzdum.
Meleği rüzgardan korumak için bir yer bulmak üzere cehennemin gitmediğim noktalarına gitmeye karar verdim. Benden başkalarının olmadığını düşündüğüm bu kızıl kanyonda belki yeni bir yüze denk gelirim düşüncesiyle içimdeki korkunun bir mikatarını meleğin yanında bırakarak oradan uzaklaştım.
Periyi nasıl kurtaracağımı düşünürken nefis denen kalbimdeki şeytan kulağıma fısıldıyordu.
“Belki geldiğin yerde sürekli adı geçen Cehennem Kayıkçısı Charonion (Kharon)’a rastlarsın Adam. (Aslında geldiğim adım Adem diye telaffuz edilir) Ona vereceğin parayla seni istediğin kıyıya geçirebilir.”
Nefsimin sözlerine kulak asmamak gerçekten çok güçtü. Bir tarafta ne olduğunu bile bilmediğim sararmış bir peri diğer tarafta cennet veya dünya kıyıları. Peri kurtarmayı seçsem de bunu nasıl yapcağımı bilmiyordum ve kayıkçıya denk geldiğim zaman bu fırsatı kaçırmamalıydım. Eğer kaçırırsam cehenneme yeni bir yolcusu olana kadar tekrar geri gelmeyecekti. Kumdan bir kıza değer miydi? Ahh ben!!! Geldiğim yerde muhasebeden hiç anlamayan Adam kendi içimde hesaplaşmaya çalışıyordum.
Düşünce içinde düşünce. Aynı cehennem gibi o kadar yol gitmiş olmama rağmen bir yere varamamıştım bir mağaradan çıkıp ona benzer diğer bir mağaraya giriyordum. Bu bir odadan çıktığın halde geçtiğin yerin aynı oda olması gibi ürkütücüydü. Zaman kavramım olmamasına rağmen dünyadaki zamana göre 4sa kadar yol aldımı tahmin ediyordum. Daha fazla yol yürüyemeyeceğimi anlayıp bir kayanın dibine oturdum. Sağdan soldan akan lavlara rağmen mağaranın tavanı sarkıtlarla doluydu. Alevlerle kızıl görünen sarkıtlar çok ihtişamlı göründü gözüme. Tek eksik sol yanımda olması gerekn Amerikan bar idi. Belki dünyaya dönersem böyle bir bar açardım bugünlerin anısına.
Kendimi bu ironik düşünceden kurtarıp ne yapmam gerektiğine odaklandım. Vücudumun ısındığını ve göz kapaklarımın ağırlaştığını hissetmeye başladım. Uyumam gerekiyordu ama bunun için belkide yeterince vakte sahip değildi. Zamanın olmadığı bir yerde “buna vaktim yok” demem içimde geldiğim yere ait kalıntıların bulunduğunun bir göstergesiydi adeta. Bir 5-10 dk kestirmem bir şey kaybettirmezdi heralde. Alevlerin sıcağının vurduğu bir yere hamam taşında yatıyor edaysıyla uzandım
DEVAM EDECEK.